İddiaya var mısınız? | Toros HaberToros Haber

26 Eylül 2021 - 08:49
Ahmet Özbay

Eğitimci | ahmetozbay@toroshaber.net

Ahmet Özbay

İddiaya var mısınız?

İddiaya var mısınız?
Son Güncelleme :

20 Eylül 2020 - 21:28

55 views

Bu hafta yazıma bir iddia ile başlayacağım:

Aşağıdaki yazıyı okumazdan önceki siz ile yazıyı okuduktan sonraki siz, aynı siz olmayacaksınız.

Kendinizi kaydedin şimdi. Tamam mı, hazır mısınız?

Haydi başlayalım.

Dil, bir üst yapı kurumudur

Alt yapı ekonomi demektir. Ekonomiden kasıt; üretim tarzı, üretim teknolojisi ve üretim ilişkileridir. Alt yapı temeldir, belirleyendir. Ekonomi dışında kalan kurumların tamamı  (ahlak, hukuk, din, gelenek, görenek, evlilik, aile, eğitim, dil, bilim, sanat, felsefe, siyaset, kültür, eğlence, spor vb.) birer üst yapı kurumudur. Üst yapı belirlenendir. Alt yapı üst yapıyı belirler. Şimdi bu savı ekonomi-dil ilişkisi bağlamında örnekler vererek temellendirelim.

Uygarlık tarihi boyunca insanlık dört farklı üretim tarzı icat etmiştir. Bunlar sırasıyla:

  1. Göçebe avcılık ve toplayıcılık
  2. Yerleşik tarım ve çobanlık (hayvancılık)
  3. Ticaret ve zanaatçılık
  4. Sanayi’dir.

Ok, yay, saban, yaba, kepenek, sürü, para, dükkân, nalbant, terzi, makine, fabrika gibi sözcükler yukarıdaki üretim tarzlarının sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

İnsanlık bugüne kadar iki üretim teknolojisi icat edebilmiştir. Bunlar:

  1. Emek-yoğun teknoloji
  2. Makine-yoğun teknolojidir.

Kazma, kürek, çekiç, yaba, tırpan, traktör, fabrika, robot sözcüklerinin ortaya çıkması  üretim tarzları içinde şekillenen üretim teknolojilerinin sonucudur.

İnsanlık, mülkiyetin kolektiften özele evrildiği üretim ilişkileri sürecinden geçerek bugüne gelmiştir. Senyör-Serf, Efendi-Köle, İşveren-İşçi sözcükleri bu üretim ilişkilerinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Bu noktada sorulması gereken doğru soru şudur: “Verilen örnekler somut varlıklarla ilgili. Ama nesnel karşılığı olmayan soyut sözcükler de var. Onlar nasıl ortaya çıktı?”

Yanıt: Onlar da somut varlıklardan hareketle ortaya çıktı.

Örnek 1. “Kategori” sözcüğü soyuttur. Tek başına bu sözcüğün ağaç, orman gibi nesnel bir karşılığı yoktur. Kategori “varlıkların belli bir özellik etrafında zihinde bir araya getirilmesi” demektir. “Evlenme çağına gelmiş genç kızlar”, “askerlik çağına girmiş erkekler” birer kategoridir. Söz konusu çağlara girmiş genç kızlar ve erkekler olmasaydı bu kategoriler de olmazdı. Önce “evlenme çağına gelmiş genç kız”, “askerlik çağına girmiş erkek” olacak ki zihin de onlara ait bir kategori  oluştursun.

Örnek 2. Tanrı kavramı soyuttur; dağ, taş, ateş, deniz gibi duyumlanabilir bir karşılığı yoktur. Ancak tüm Tanrı tanımlarının içinde mutlaka somutluk vardır. “Tanrı evreni yaratandır, insanları esirgeyendir, bağışlayandır.” tanımını ele alalım. Bu tanımda evren ve insan kavramlarına başvurulmuştur. Evren ve insan somuttur. Demek ki soyut kavramların tanımında da somut varlıklara yaslanma mecburiyeti vardır. Özet olarak, dildeki işlem sırası şudur: Önce varlık, sonra kavramlaştırma ve akabinde sözcük.

Dil, sosyal bir olaydır

Bu gezegende herkes -başlangıçtan bu yana- tek başına yaşasaydı dil diye bir şey ortaya çıkmazdı. Dilin ortaya çıkabilmesi için en az iki kişinin bir araya gelmesi yani toplu halde yaşamın olması gerekir. Bir adada tek başına yaşayan birisinin ne beden diline ne konuşma diline ne de yazı diline ihtiyacı vardır.

Dil, insanların birbirleriyle iletişim kurmak üzere geliştirmiş oldukları bir işaret sistemidir

Dilin ortaya çıkışının arkasında, bir insanın başka bir insana derdini anlatma ihtiyacı ve bu ihtiyacı somutlaştırırken gösterdiği çaba yatar. Bu çaba önce beden dili, sonra ses yani konuşma dili ve en sonunda da yazı dili olarak evrilmiştir. Birleşmiş Milletler Örgütü tarafından paylaşılan verilere göre, bu gezegende 8 bin civarında konuşma dili, 3 bin civarında da yazı dili var. Aradaki 5 bin farkın nedeni, bazı kavimlerin devlet kuramama nedeniyle  konuşma dili aşamasından yazı dili aşamasına geçememiş olmalarıdır. Örneğin, güney Mısır’da yaşayan  Nubia kabilesinin kendi aralarında hâlâ konuşmakta olduğu “Nubianca”nın bir alfabe sistemi yani yazı dili yoktur; çünkü bu kabile tarih boyunca hiç devlet kuramamıştır.

Dil, yapma işaretler sistemidir ve salt (sadece) insana özgüdür

Elbette ki insan dışındaki hayvan türleri de kendi aralarında anlaşma sağlarken bir iletişim sistemi kullanırlar. Örneğin kurtlar av alanlarının sınırlarını idrarlarıyla işaretlerler. İdrar kokusunu alan bir başka kurt, sınırın ötesine geçmez. Bu bir işaret sistemidir ancak dil değildir. Çünkü burada işaret olarak kullanılan “idrar” yapay değil doğaldır. Kurtlardaki bu davranış zeka ürünü (yani yaratılmış, icat edilmiş) değil, içgüdüseldir. Demek ki her iletişim sistemi bir dil değildir. Bir iletişim sisteminin “dil” olarak adlandırılabilmesi için o sistemde kullanılan işaretlerin yapay olması gerekir. Yapay işaret sistemi kullanma bir tek insan türünde vardır. Konunun daha derinlemesine kavranmasını sağlamak amacıyla bir test sorusu sormak istiyorum.

Aşağıdakilerden hangisi dil değildir?

  1. A) Trafik lambaları
  2. B) Telgrafçılıkta kullanılan Mors Alfabesi
  3. C) Tuvalet girişlerindeki kadın-erkek levhaları
  4. D) Amerikan yerlilerinin dumanla işaretleşmeleri
  5. E) Bir papağanın “manyak” demesi

Doğru yanıt E seçeneğidir. İlk dört seçenekteki işaretler yapaydır yani icat edilmiştir ve bu nedenle her biri “dil”e örnek oluşturur. E seçeneğindeki “manyak” sesi de yapaydır ancak bu yapay ses papağan türü tarafından değil, insan türü tarafından icat edilmiştir. Papağanın buradaki başarısı, insan türü tarafından icat edilmiş yapma bir sesi üç aşağı beş yukarı taklit edebiliyor olmasıdır.

Bir örnek daha vermek istiyorum. Bir çiftçinin yaktığı anızdan yükselen duman “dil” değildir. Çünkü dumanın havaya yükselirken aldığı şekillerde çiftçinin müdahalesi ve yönlendirmesi yoktur. Amerikan yerlisinin bir tepede ateş yakıp, ateşin üzerine örtü örtüp biraz bekledikten sonra örtüyü kaldırıp dumanı serbest bırakması “dil”dir. Buradaki duman sayısı öteki kabileler için şu anlamlara gelmekteydi: Bir duman “Dikkatli olun!”,  iki duman ”Tehlike geçti, sorun çözüldü.”, üç duman ise “Çok ciddi bir sorun ya da büyük bir tehlike var, yardıma gelin!” anlamlarını taşımaktaydı.

Bir örnek daha. Kafanızı kapıya çarptığınızda çıkan ses dil değildir, çünkü doğaldır ve tarafınızca yönlendirilmemiştir. Diyelim ki evinizde birini saklıyorsunuz. Dışarıya yemek almaya çıkacaksınız. Arkadaşınıza şöyle diyorsunuz: Bak, dönüşte kapıyı “Tak tak, tok.” diye çalacağım, bu ses dışında kimseye kapıyı açma. İlk iki ses (tak tak) arka arkaya, üçüncüsü (tok) iki saniye sonra. İşte buradaki “Tak tak, tok” sesi dildir, çünkü yapaydır, insan yönlendirmesiyle elde edilmiştir. “Elma dersem çık, armut dersem çıkma!” gibi.

Dil, doğa koşullarının özelliklerini yansıtır

Kar yağmayan bir coğrafyada yaşayan toplulukların dilinde “kar” sözcüğünü karşılayan bir ses grubunun olması beklenmez. Ancak kültürel etkileşim yoluyla  “kar” sözcüğü bu toplumun dil havuzuna ya olduğu gibi ya da bazı harf ve ses değişikliklerine uğramış olarak girebilir.

Uygarlığın düzeyi dilin niceliksel ve niteliksel özelliklerini belirler

21. yüzyılı yaşıyor olmamıza rağmen dünyanın birçok yerinde avcı-toplayıcı aşamaya takılıp  kalmış  topluluklar vardır. Bu topluluklardan bazıları kendi ihtiyaçlarına yetecek kadar tarım ve hayvancılık da yapmaktadırlar. Eğer uygarlık henüz oralara ulaşmamışsa bu toplulukların dilinde “elektrik, buzdolabı, televizyon, otobüs, uçak vb.” varlıkları karşılayan sözcüklerin olması eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu sürecin yasası şudur: Önce eşya ve olgu, sonra onları karşılayan sözcük.

Son 500 yıllık süreçte Türkçemiz özellikle batı dillerinin istilasına maruz kalmıştır. Bugün dilimizde batı dilleri kökenli binlerce sözcük vardır. Televizyon, video, fotoğraf makinesi, sinema, tren, otobüs, minibüs, gazete, vb. sözcükler batı kaynaklıdır. Böyle olması doğal bir sonuçtur. Nasıl ki yeni doğan bir çocuğa isim koyma hakkı o çocuğun ailesine aitse, yeni icat edilen bir araç-gerece isim koyma hakkı da o araç-gereci icat eden topluma aittir. Buradan çıkarmamız gereken ders, son 500 yılda batıya bıraktığımız keşif ve icatları artık bizim yapmamız gerektiğidir. Dilimiz üzerindeki emperyalist boyunduruktan ancak böyle kurtulabiliriz.

Dillerin arı olarak kalması üstün bir özellik değildir

Önce, dildeki arılaşma çabalarına karşı olmadığımı belirteyim. Atatürk’ün murabba yerine kare, müselles yerine üçgen, daha sonraki süreçte öteki dilbilimcilerin müteşebbis yerine girişimci, koordinasyon yerine eşgüdüm, müteahhit yerine yüklenici sözcüklerini önermeleri ve bu sözcüklerin günümüzde yaygın bir şekilde kullanılıyor olması dilimizin arılaşması ve zenginleşmesi bakımından büyük bir kazançtır. Bu konudaki çalışmalara devam edilmelidir. Yukarıdaki savım, arılaşmayla değil arı dille ilgilidir. Şimdi bu savı temellendirelim. Eğer bir toplum, üzerinde yaşadığı coğrafya sonucu kültürel etkileşimler yaşamışsa dilinin arı kalması zaten mümkün değildir. Üstelik arılık iyi bir şey de değildir. Çünkü arılık gelişmişlik değil gelişmemişlik göstergesidir. Şöyle bir toplum düşünün: 21. yüzyılda yaşıyor ama hâlâ ilkel. Dilindeki toplam sözcük sayısı 2 bin ama hepsi arı, yani dışarıdan girmiş hiçbir sözcük yok. Böyle bir dille bugünden yarına kalacak evrensellik gücüne sahip ne bir şiir ne bir öykü ne bir deneme ne de bir roman yazabilirsiniz. Nazım Hikmet aynı yeteneklerle ama bir kızılderili kabilesi olan Zuni çocuğu olarak dünyaya gelmiş olsaydı o güzelim şiirleri yazamazdı. Tersi de doğrudur. Nazım Hikmet’in şiirlerini Zuni diline çeviremezsiniz, çünkü şiirlerinde kullandığı sözcüklerin karşılığını bulamazsınız.

“Dünyamızın sınırları dilimizi, dilimizin sınırları dünyamızı belirler”

Bu söz Ludwig Wittgenstein’a ait. Sözün girişinde yer alan “dünya” sözcüğü somut anlam taşıyor, coğrafya ve uygarlık düzeyine gönderme yapıyor. Wittgenstein’ın önermesinin “Dünyamızın sınırları dilimizi belirler.” kısmının anlamını yukarıda 4. ve 5. maddelerde açıkladım. Burada sözün ikinci kısmını açıklayacağım. Virgülden sonraki cümlede yer alan “dünya” sözcüğü soyuttur, algı dünyasına gönderme yapmaktadır. Bu cümle “Dil, algısal süreçleri belirler.” diye de okunabilir. Şimdi bu savı bir örnekle temellendirelim. Eskimo dilindeki toplam sözcük sayısı Türkçe’dekinden çok azdır. Bu azlık, elverişsiz doğa koşulları, kültürel etkileşim yokluğu ya da azlığı ve bunların sonucu olarak da uygarlık düzeyinde geri kalmış olmayla açıklanabilir. Toplamdaki bu azlığa rağmen Eskimo dilinde karın değişik yağış biçimlerini betimleyen 40’tan fazla sözcük vardır. Kar yağışıyla ilgili Türkçe’de benim saptayabildiğim 6 sözcük var. Bunlar: İnce kar, toz kar, lapa lapa yağan kar, sulu sepken yağan kar, tipi ve boran. Eskimo dili genelde yoksul bir dil olmasına rağmen neden kar yağışı bakımından  Türkçe’den daha zengin? Bu normal bir sonuç. Ne kadar varlık o kadar sözcük.

Şimdi şöyle bir hayal kuralım: Kutuplarda bir Eskimo dostumuzun evinde misafiriz. Dışarıda kar yağıyor. Dostumuzla birlikte pencereden kar yağışını seyrediyoruz. İki soru sormak istiyorum:

Soru 1: Bizimle Eskimo arasında kar yağışını duyumlamak bakımından bir fark var mıdır?

Yanıt: Eğer herhangi bir görme kusurumuz yoksa kar yağışını duyumlamak bakımından aramızda bir fark yoktur.

Soru 2: Bizimle Eskimo arasında kar yağışını algılamak bakımından bir fark var mıdır?

Yanıt: Kesinlikle vardır. Eskimo’nun algısı bizimkinden çok daha ayrıntılı ve zengindir. Çünkü o, kar yağışını, zihninde taşıdığı 40’tan fazla sözcükle, biz ise 6 sözcükle algılarız. Demek ki sahip olduğumuz dilin niceliği algısal süreçleri belirler. Mevlana’nın “Ne kadar bilirsen bil, anlattıkların karşındakinin anlayabildiği kadardır.” sözü aynı gerçekliğin başka bir ifadesidir.

Yazı bitti.

Kendinize bir bakın bakalım. Aynı siz misiniz?

 

YORUM YAP

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
reklam